25 Temmuz 2012 Çarşamba

Orta Avrupa 2: Budapeşte


Orta Avrupa kentlerinin ikincisi Budapeşte. Karşılaştırmak yersiz, Budapeşte de en az Prag kadar güzel bir kent. Görülecek yerlerinin ve gece hayatının Prag'dan aşağı kalır yanı yok. Bir süre Osmanlı yönetiminde kalmış olması (1541-1699) ve dillerdeki birkaç benzer söz (cebimde elma var, vb) Macarları bize daha yakın hissettiriyor belki de. İşte notlar ve fotoğraflar...

- Şehir Tuna ile ikiye bölünüyor. Batıdaki tepelik bölüm Buda, doğudaki düzlük bölüm ise Peşte olarak anılıyor.
- Öncelikle klasik turistik yerler arşınlanmalı. BUDA: Buda Kalesi, Matthias Kilisesi, Balıkçılar Burcu, Gül Baba Türbesi. PEŞTE: Parlamento, Kahramanlar Meydanı
- Köprüleri çok güzeldir. Zincirli Köprü en ünlüsüdür, ama diğerlerini de alıcı gözle inceleyin bence. www.bridgesofbudapest.com
- Macarların hamamları meşhur, bir tanesine muhakkak gidilmeli: Gellert, Rudas, Király 
- Gece hayatı Octagon bölgesinde oldukça hareketlidir. Menza Etterem'i önerebilirim. Etterem Macarca da restaurant manasına gelip çok ahenkli bir kelimedir. 
- Vaci Utca da gece hayatının yıldızlarındandır. Ancak, buradaki sağlı sollu  "mekanımıza buyrun" sataşmalarına kulak asmayınız.
- Hele ki yazsa, muhakkak Margaret Adası'na gidilmeli, bisiklet kano aktivitelerine katılmalı.
- Aziz Stefan Kilisesi'nin içi inanılmaz etkileyici. Budapeşte Sinagog'u dünyanın en büyüklerinden biri, görülmeye değer.
- Komünizm sonrası sökülen heykellerin sergilendiği Memento Park tavsiyemdir.
- AVM sevenler için tren garının yanındaki WestEnd'i öneriyorum.
- Hazır gara gelmişken, günübirlik Szentendre ve Estergon'a da gidebilirsiniz. Ben gitmedim ama yazın Balaton Gölü de öneriliyor.

17 Temmuz 2012 Salı

Orta Avrupa 1: Prag

Mayıs başında kalçamı kırıp mobilitemi yitirmemden dolayı seyahatlere bir süre ara vermek zorunda kaldık. Ben de bu sürede, boş durmayıp daha önce birçok kez iş amaçlı gittiğim Doğu Avrupa kentlerini anlatayım, fotoğraflarını sizlerle paylaşayım istedim. Bir üçleme olacak. İlk şehir, son on yılın en popüler turist rotalarından biri olan Prag. 
Avrupa kentleri için "bilgiye ulaşması zaten kolay ve hepsi birbirine benzer" mantığı çerçevesinde gözlemlerimi kısa notlar olarak paylaşmaya gayret ediyorum. İşte Prag'ın görece az bilinen yönleriyle ilgili öneriler ve yorumlar...

- Halkının diğer Orta-Doğu Avrupa halklarından çok farklı olduğunu söyleyemem. Çok dostane tavırlar beklemeyin. Satıcıları şaşırtacak kadar densiz olabilir. 
- Ama turla ama münferit gidilmiş olsun, öncelikle isteseniz bile kaçamayacağınız  turist noktalarını görmelisiniz: Hradčany (Prag Kalesi), Golden Lane, Karluv Most (Charles Köprüsü), Staro Mesto (Eski Şehir - Old Town), Astronomik Saat, Václavské náměstí (Wenceslas Meydanı)
- 2. Dünya Savaşı sırasında Prag neredeyse hiç zarar görmemiş. Binalar yüzlerce yılın izini taşıyor. Josefov isimli Yahudi mahallesi "soyu tükenmiş bir ırkın müzesi" olarak tasarlandığı için buradaki sinagoglar özellikle korunmuş. Sinagoglar ve mezarlık oldukça ilgi çekici. 
- "Yerleşik Prag'lılar nerede eğlenir, ne yer ne içer" diyorsanız kuvvetle muhtemel Vinohradská ve Resslova Caddeleri'nde aradığınızı bulabilirsiniz. 
- Žižkov bölgesinde de gerçek Praglılar'ı görebilir, TV kulesini ve Kafka'nın mezarını ziyaret edebilirsiniz.
- Yeme olayı maalesef çoğunlukla ithal mutfaklardan ibarettir diyebilirim. Ördek, geyik eti ile svickova na smetane adlı et yemeği Çek mutfağına örnek gösterilebilir. Çekler daha çok sıvı ekmek bira konusunda ihtisas yapmışlardır. (Urquell, Budvar) İthal mutfak beni bozmaz diyorsanız, Ambiente isimli zinciri ziyadesiyle öneririm. Yer altında konuşlandırılmış Brezilya versiyonu (Brasileiro) da İtalyan versiyonu (Pasta Fresca) da çok başarılı. Josefov'daki Les Moules adlı Belçika restoranını da beğeniyorum. Ama benim favorim oldum olası, Mustek'deki birbirinden güzide iki adet sosis büfesidir. Probably the best sosis in the world !
- David Černı isimli heykeltraşın şehrin muhtelif sürpriz yerlere koyduğu şaşırtıcı heykelleri kaçırmayın.
- Metrosunu çok sevin. Hiç ayrılmayın. Havaalanından şehre giderken bile  Dejvicka'ya otobüs + metro en mantıklı çözümdür.
- Modern sanat için ilginiz ve zamanınız varsa DOX ve Veletržní Palace biçilmiş kaftanlardır.
- Letna Park'ının manzarası müthiştir. Metronomu görülmeye değerdir.
- Bir AVM görmek istiyorsanız, tercihiniz Palladium olmalı.
- Hiç gidemedim ama Vyšehrad'ın ve Petrin Tepesi'nin güzel olduğu söylenir.
- Old Town'da para bozdurmayın. Döviz büfeleri paranızı kuşa çevirir, ayaklı dövizciler ise direkt dolandırır.
- Ve son olarak, kanımca tüm Orta Avrupa kentleri arasında en güzeli Prag'dır. İçinize sindire sindire gezin...

29 Ocak 2012 Pazar

Nostalji: Interrail

Uzun süredir yurtdışı gezisine çıkmayınca, eski geziler aklıma geldi. 1997 yazında üniversite öğrencisiyken okuldan bir arkadaşımla yaptığım İtalya gezisiyle başlayan gezentilik olgusu 2001 yılında yaptığım Interrail gezisi ile perçinlenmişti. Nihayetinde 2006 senesinde dünya turu gelmişti. Bu yazıda 2001 yılına bir flashback yapıp o günleri yad etme niyetindeyim. 
Özellikle üniversite öğrencisi gençler için biçilmiş kaftan olan Interrail konusuna vesileyle parmak basayım. Interrail, bir aylık süre içinde Avrupa’da trenle ucuza seyahat etmenizi sağlayan bir sistem. Tek tek alındığında bir servete mal olacak biletleri bu ana bilet ile ucuza getirip gönlünüzce geziyorsunuz. 26 yaş altı için fiyatlar daha ucuz ama herkes bu bileti alabiliyor. Benim aldığım zaman fiyatı daha cazipti sanki ama yine de tadılması gereken bir deneyim. Bu işi yıllardan beri yapan Gençtur’dan detaylı bilgi alınabilir. (http://interrail.genctur.com/index.htm)
O zaman tuttuğum notların altına şimdiki görüşlerimi iliştirdim. Fotoğraflardaki toyluk, yazılardaki bodoslamalık dikkat çekici. İşte 25 yaşındaki halimle interrail anılarım…

9 Temmuz 2001 – Çeşme – Ege Denizi
Çeşme’den 9.30 gibi çıktık. Güvertenin arkasındaki mekânda kahvaltı ettik. Telefonla konuşma şu bu derken aşağıya inip çok da pahalı olmayan Amstel takıldık. Yolda Fin gemisi görmek oldukça ilginçti. Baltık, Cebelitarık oralardan dolaşıp gelmiş. Şu an Sakız’ın 100 km kadar güneybatısındayız.
(11 Yıl Sonra Gelen Yorum: İş yerinden 3 arkadaşımla beraber Çeşme’den feribot ile Brindisi’ye gidip orada ayrılmıştık, ben yalnız devam etmiştim. Şans eseri 2.5 hafta sonra ayrıldığımız Brindisi’de tekrar buluşmuştuk.)

Avni, Hüseyin ile Patras'ta
  


İyon Denizi'nde gün batarken


10 Temmuz 2001 – İyon Denizi
Uyandığımızda Patras’a varmıştık. (8.30 gibi) Çıkmamıza izin verdiler bereket. 10–17 arası kenti dolaştık. Güzel yermiş. Hüseyin, Avni, Emre ile alışveriş yaptık, döndük. Kefalonya, Korfu arasından sıyrıldık. Yattık, uyuduk.
(11 YSGY: 48 saat süren yolculuk esnasına Patras’ta inip şehri gezmiştik. Zor uyuduğumuz iki gece ama maceralı, güzel manzaralarla süslü bir deniz yolculuğu anımsıyorum.)


11 Temmuz 2001 – Brindisi / Roma
1) Uyandığımızda İtalya görünüyordu. 9.00 gibi vardık Brindisi’ye. EuroStar 10.54 treni ile 17.00’de Roma’da olmak üzere trene bindim. Şu an Bari civarındayım.
2) 15 dakika var günün bitimine, hemen yazayım. 17.00 gibi Roma’ya vardık. Trevi Çeşmesi’ne 97’de para atmamıştım, ama hesapta yokken tekrar gördük, iyi oldu. Navona Meydanı’nı bu sefer gördüm ama Sistina Chapel yine kaldı. Piazza Nazionale’de Mare e mesto diye bir pizza yedim ki enfesti. Aferin. Peroni ile birlikte iyi gitti. Gene memnun kaldım. Ve derim ki Roma yaşamak için dünyada bir numaralı şehir. Pisa’ya doğru yola devam ediyoruz.
(11 YSGY: Hesapta yokken Roma’yı ikinci defa görmüştüm. Ama şu anda zihnimde kalan hatıra kırıntılarında yine o pizza öne çıkıyor, o ne o pizzaydı öyle !)


Trevi Çeşmesi - Roma



Navona Meydanı - Roma




12 Temmuz 2001 – Nice / Cannes / Monaco
Sabah uyandığımda San Remo’daydık. 30 dk sonra sınıra geldik. İtalyan polis süresi bitmiş Çek vizeme bakıp OK verdi. Fransız polisi vagona gelmedi bile. Nice’de Baccarat isimli bir otele yerleştim. 3 gündür yatak görmemenin verdiği açlıkla banyoya ve yatağa saldırdım. Önce Cannes’a, oradan Monaco’ya gittim. Monaco gerçekten inanılmaz. Formula 1 pistini takip ettim. Fotoğraf çektim, 20.30 gibi Nice’e geri döndüm. Ortam cıvıl cıvıl, süper. Ama turistik kesim dışı 24’ten sonra ölü gibiydi. 01 gibi yattım.
(11 YSGY: O zamanlar Çek Cumhuriyeti Schengen’e dahil değildi. Monaco’daki lüksün, şatafatın haddi hesabı yoktu.)


Arc de Venet - Nice
Nice'de dinlenme
           
Cannes Film Festival'inin yapıldığı salon

Cannes kumsalları

Monaco

Formula 1'de araçların altından geçtiği otel


13 Temmuz 2001 – Aix En Provence / Marsilya
1) 9.30 gibi otelden çıktım. Kıyıda fotoğraf çektim. 11.41 treniyle Aix En Provence’a doğru yol alıyorum şimdi.
2) Aix En Provence’i 4–5 saat gezdim. Cezanne’nin memleketi, Zola’nın uzun süre kaldığı yer. Güzel bahçe ve çeşmeler var.
Akşam Marsilya’ya geldim. Genelde göçmen işgali altında gibi. Sevmedim. Ortam it kopuk dolu. Barcelona’ya gelmeden önce dallama bir Arap beni çarpmaya çalıştı. Liman çok güzel ama millet İstanbul’da mangal partisine çıkmış gibi. En iyisi Barcelona’ya kaçmak…
(11 YSGY: Marsilya denince hala tüylerim diken diken oluyor. Akşam vakti otobüsle şehrin otogarına yanaşırken şehrin ana parkını alaturka bir piknik havasında kullanan göçmen halk, kebaplar hazırlanırken yanda çocuğunu işeten anneler… Neredensin muhabbetiyle yaklaşıp benim yan cebi yoklarken yakaladığım sevimsiz tip, yakalandığını anlayınca gevrek gevrek gülmesi… Saat soran çete, İngilizce cevap vermem sonrası küfür kıyamet bağırmaları… Allahım şu 3–4 saat bitse de Barcelona trenine binsem artık dedirten saatler…)


Aix En Provence


14 Temmuz 2001 – Barcelona
Port Bou üzerinden Barcelona’ya 11.00 gibi vardım. Hemen La Sagrada Familia’ya geldim. İnanılmaz! 1–2 saat gezip Barceloneta’ya ulaştım. Liman kenarında bir paella – cerveza ikilisi iyi gitti. Olimpiyat köyü ve Coulomb heykellerini gezip Las Ramblas’taki hostele yerleştim. Ölü gibi uyumuşum.
(11 YSGY: Bu yazıda ve bundan sonrakilerde “deli gibi, dana gibi, ölü gibi” şeklindeki uyuma tabirlerinden gitgide yorulduğumu anlıyoruz. Sinede gençlik olsa da gece gündüz gitmek, bir yere kadar. La Sagrada Familia gezinin en akılda kalıcı binasıydı.)


La Sagrada Familia - Barcelona
Park Güell - Barcelona

15 Temmuz 2001 – Barcelona
Otelden 12’de çıktıktan sonra Park Güell’i gezdim. Sırtta çanta olunca oldukça zorlandım. Yürüyerek Eixample’ı gezdim. Çok güzel, geniş ve uzun caddeleri var. 17.20 treni ile Paris’e gitmek üzere istasyona geldim.
(11 YSGY: Bu günden zihinlerde kalan, o eşek ölüsü çantayla Park Güell’i tırmandığımdır. Ne delilikmiş ya Rab! Bakmayın fotoğrafta sırıttığıma…)

16 Temmuz 2001 – Paris
Austerlitz istasyonuna indim sabah. 2 günlük Paris Visite biletimi alıp hostele gittim. Türk dönercilerin yakınlarında, çok güzel bir yer. Notre Dame, Eiffel, Zafer Takı, Champs Elyssee, Concorde gördüğüm yerler. Güzel bir internet cafeye gidip 12.30 gibi döndüm.
(11 YSGY: Şimdi gidenlere önerim: Paris Visite almayınız, carnet alınız, daha mantıklı.)


Malum poz: Eiffel

Notre Dame


17 Temmuz 2001 – Paris
Louvre’a gittim. Salı kapalıymış, giremedim. Sonra Pont Neuf’e gittim. Felaket yağmur yağdı. Ayaklar oldu vıcık vıcık. Buz gibi bir hava. Şu an Türkiye’nin yandığına inanmak mümkün değil. Tipik bir mart günü sanki. Metroda paltolu bir adam bile gördüm. Metroda bir afiş gördüm. Bugün Bercy’de U2 konseri varmış! Akşam Sacre Couer’e ve Bastille’e gittim. Gece bir umut U2’a uğradım ve içeri girebildim! One’ı canlı dinledim, daha ne diyeyim. Yattım.
(11 YSGY: O zamanlar U2’yu Türkiye’de görmek bir hayaldi. Tamamen şans eseri metroda gezerken o gün Paris’te U2 konseri olduğunu öğrenmiştim. Bilet filan hak getire tabii. Konserin sonlarına doğru belki sesi dışarıdan dinlerim diye gittiğim salonda açık kapıları görünce içeri dalmış, helalinden 4-5 şarkı dinlemiştim. Gezinin en büyük sürpriziydi. Fotoğraftan pek bir şey anlaşılmıyorsa da siz bana güvenin, harikaydı.)
U2 Konseri - Bercy Paris


18 Temmuz 2001 – Paris / Brüksel / Amsterdam
Auberges de Jeunesse isimli hostelden ayrılıp Gar du Norde istasyonuna gittim. Süper hızlı trenle 85 dakikada vardık. 2 istasyon arası çantayla yürümek oldukça koydu. Feci yağmur da yedim. Ayaklar yine vıcık vıcık. Ana Meydan, Mannekin Pis ve Atomium irdelediğim yerler. Akşam Amsterdam’a geçtim. Rezil bir otelde yer bulabildim. Red Light District’i gördüm.
(11 YSGY: Thalys denilen süper trene ağzım açık kalmıştı. Böylelikle bir günde 3 şehri gezmek de nasip olmuştu.  Red Light daha önce görmediğim rahatlıkta enteresan bir yerdi tabii.)


Atomium - Brüksel







Grand Palace - Brüksel




19 Temmuz 2001 – Amsterdam/ Delft
Ali’nin kutu olayı çıktı. Önce Amsterdam çarşısına ve Van Gogh müzesini gezdim. Arles’daki Ev ve Ayçiçekleri tablolarını gördüm. Delft’e geçip Ali’nin kutusunu aldım. Külçe gibi maşallah. Berlin’e geçme düşüncem Love Parade denen cozutma sebebiyle yattı. Trenlerde 3 gün yer yokmuş. Rezil bir yere 65 florin daha vermek istemediğimden internet cafede sabahladım.
(11 YSGY: Ali’nin kutusu… Sırt çantasını daha da şenlendirmişti sağolsun :-) O gün cimriliğim tutmuş, dışarılarda sabahlayarak zorlanan bünyeye bir darbe daha vurmuştum.)


Amsterdam
20 Temmuz 2001 – Köln / Augsburg
Cuma 11 treni ile Köln’e geçtim. Ünlü katedral istasyonun dibinde olduğundan bu dev yapıyı görebildim. Süper ama simsiyah. 30 dakika sonra Münih trenine bindim. Tüm yol boyunca uyudum. 19.45 gibi Augsburg’a vardım. 2 haftadır ilk ev deneyimi iyi geldi. Erol, Birol ve Suzanne çok iyi ev sahipliği yaptılar. Mükemmel bir pizza ve apartmanın altındaki havuz insanlığımı anımsattı. Çok sağolsunlar.
(11 YSGY: Geçen sene Köln Katedrali’ni tekrar gördük. Temizlemişler, fıstık gibi olmuş. Yorgunluktan öleyazarken bir ev ortamı ile tekrar hayata dönmüştüm Augsburg’ta. Allah Erol ve Birol’dan (abimin kayınbiraderleri olurlar) razı olsun bir kere daha.)


Köln Katedrali


21 Temmuz 2001 – Augsburg
Cumartesi. Augsburg çarşısını gezdik. Tavuk yedik. Jakob denen bir adam adına düzenlenen bir panayır varmış. Oraya gittik Erol’la. Akşam Türk barına gittik. Ayakta uyuyordum. Evde deli gibi uyumuşum.
(11 YSGY: Jakobslauf diye bir atraksiyondu, Bavyera usulü gülüş eğlence vardı.)


Augsburg'da Jakobslauf şenlikleri (Erol ile)


22 Temmuz 2001 – Münih
İşkembe ve pideyle açtık günü. Motorla otobandan Münih’e gittik. Yolculuk inanılmazdı. Önce Olympia Turm’a çıktık. Tüm Münih ayaklar altındaydı. Sonra Olimpiyat Stadı’na girdik. Englischer Garten’a gittikten sonra Augsburg’a döndük. Aslanlardan ayrıldım. Münih’te Marienplatz’ı irdeledim ve çok zor yer bulduğum Viyana trenine bindim.
(11 YSGY: Motorla yaptığımız 200 km/h aklımda. Münih de güzel kentti. Orta ve Kuzey Avrupa temmuzda inanılmaz güzel oluyor. Aslında iklimsel olarak yalnızca temmuzda güzel oluyor desem daha doğru mu olur acaba? Bu vesileyle, bir Hamburg temmuzunda geçen Fatih Akın’ın Im Juli’sini  de (Temmuz’da) önermeden geçemeyeceğim.)
Münih Olimpiyat Stadı


23 Temmuz 2001 – Viyana
06 gibi Viyana’ya geldik. Batı istasyonundan güney istasyonuna geçmem gerekti. Bedava metro ile geçiverdim. Külçe modundaki çantayı locker’a kitledim. Stephansdom, Hofsburg, parlamento ve üniversiteyi gezdim. Schloss Schönburg mudur nedir, oraya gittim. El Greco özel sergisi olmasa bir şeye benzemez. Gece treniyle Venedik’e geçtim.
(11 YSGY: Doğrusu Schönbrunn… Kapalı ve yağışlı hava, belki de güzel yerlere denk gelememe Viyana’nın zihnimde çok da güzel anılar bırakmamasına sebep oldu. Geçen sene az süreliğine de yolum düştü. Fena yer de değilmiş hani)


Hofsburg Sarayı

Schönbrunn Sarayı


24 Temmuz 2001 – Venedik
Daha önce gezmeyi unuttuğum yerleri görme adına tekrar Venedik’teyim. Rivalto Köprüsü üzerinden San Marco’ya gittim hemen. Sonra gezindim durdum akşama kadar. Böylelikle tamamlandı Venedik hayırlısıyla. Şimdi Brindisi’ye geçiyorum.
(11 YSGY: Peşi sıra devam eden gece yolculukları sebebi ile iyice uykusuz kalan bedenim, fotoğraftaki Santa Maria della Salute Bazilikası’nda artık kendini koyvermişti. Şöyle oturup dinleneyim dediğim en ön sırada ortamın serinliliğinin de etkisiyle rüyalar alemine dalıvermiştim. Allah bilir kaç dakika sonra gözümü açtığımda bütün kilise cemaatinin az ötemdeki papaz efendinin yönettiği ilahilerle coştuğuna şahit olmuştum. Allah günah yazmasın.)


Gondollar - Venedik
Canale Grande - Venedik


25 Temmuz 2001 – Brindisi
Bari’de uyandım. Kompartımanda tek kişiydim. Rahat bir yolculuktu. 10.00 gibi Brindisi’deydim. Avni ve Emre ile buluştuk. Hüseyin oralarda kalmış. 16.00 gemisiyle Türkiye’ye döndüler. Ben 19.30 gemisiyle Patras’a doğru yola çıktım. Gece güvertede uyudum. Rüzgarlı ve soğuktu.
(11 YSGY: Temmuz sıcağında uyuyamıyoruz diyenlere bundan sonraki göstereceğim nokta İyon Denizi’nde seyreden bir geminin güvertesidir. Nasıl soğuktu, bak hala hatırlarım.)

Avni - Brindisi
26 Temmuz 2001 – Patras
04.00 gibi Korfu’ya geldik. Donmadan önce kuytuya geçtim. 06 gibi Igoumenitsa’ya geldik. 9.00’da kalkıp saati düzelttim. 14.00 gibi Kefalonya’ya geldik. Gece geç saatlerde Atina’ya varabileceğim.
(11 YSGY: Patras-Atina treninde yanımdaki koltukta oturan bir Alman, karşısında oturan kızcağıza aslında Yunanistan’ın AB’ye alınmaması gerektiğini anlatıyordu. İyi millet toplanıp dövmemiş. Haksız da değilmiş hani, geleceği görmüş Alaman.)


Sami - Kefalonya


27 Temmuz 2001 – Atina
(11 YSGY: Not yazımı son iki günde kesilmiş. Artık el ayak gitmemiş anlaşılan. Atina’dan aklımda kalanlar: Kalamaki isimli enfes çöpşiş, siesta vakti diye kapısında oturduğu açık kasetçi dükkanına beni almayan Yunan satıcı, Plaka’nın şen sokakları, Akropolis, Syntagma Meydanı’ndaki nöbetçi değişimi)


Akropolis - Atina

Syntagma Meydanı - Atina
28 Temmuz 2001 – Selanik
(11 YSGY: Gece yaptığım Atina-Selanik yolculuğunda oturacak yer bulamamış, 8 saatlik yolculuğu Yunan teyzelerle beraber koridorlarda geçirmiştik. Sabahında Ata’nın evine gitmiş, İzmir Kordon’a benzer deniz kenarı Leoforos Nikis Caddesi’nde dolanmıştım. Yunanların iyi niyetli ama pek de iş yapmayı sevmeyen bir tabiatta olduğunu anımsamaktayım.)


Selanik
Atatürk'ün doğduğu ev - Selanik

Beyaz Kule - Selanik


29 Temmuz 2001 – Tren – Keşan
(11 YSGY: Sabah erken kalkan trenle Dedeağaç üzerinden sınıra gelmiştim. Akşam Keşan-İzmir otobüsüyle seyahat sonlanmıştı.)

30 Temmuz 2001 – İzmir
(11 YSGY: 22 gün ve yalnızca 9’u yatakta geçirilmiş 22 gece, tümü karadan olmak üzere yaklaşık 9000 km, yorucu bir maratondan sonra şu an aklımda kalan yalnızca mutlu anılar, tebessüm dolu flashback kareleri. Yorulmuşum, uykusuz bitap kalmışım, hiçbirini anımsamıyorum. Gençler, ne yapın edin, interrail fırsatını değerlendirin.)

24 Eylül 2011 Cumartesi

Gürcistan & Ermenistan

İran’dan sonra “görülmedik komşu ülke kalmasın” düşüncesiyle Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üçlemesini planlamıştık. Niyetimiz Sarp üzerinden Gürcistan’a girmek, Ermenistan’ı görmek, Ermeni sınırı kapalı olmasından ötürü tekrar Gürcistan üzerinden Azerbaycan’a girip turu tamamlamaktı. Ancak, dost Azeri kardaşlarımız -biz onlara vize uygulamamamıza rağmen- bize vize uygulayınca kendilerini gezi programından çıkartmak zorunda kaldık. (Bakü Havaalanı’ndan ücretsiz vize alınabiliyor. Lakin kara sınırından girilecekse sınırda vize alınamıyor. Elden vize başvurusu için İstanbul’a gitmek, üç gün sonra yine İstanbul’a dönüp vizeyi elden almak icap ediyormuş. Kendilerine yahşi günler temenni ederim.)
Hal böyle olunca, planı 2 ülkeye indirip Trabzon’a uçtuk ve 3 saatlik yolculukla Sarp’a vardık. Karadeniz halkının Karadeniz ile hamsi haricindeki bağlantısızlığı bir kere daha dikkatimi çekti. Haydi anladık, alkol tasvip edilmiyor, deniz kenarı içkili restoran yok – haydi anladık, bayanlar denize girmeye yanaşmıyor. Üç beş deniz kenarı kafe ve restorandan ve kendi halinde denize giren birkaç delikanlıdan başka denize ilgi alaka yok Karadeniz’de. Yeni yapılan otobanın bu bağlantısızlıkta elbette payı var ama yoldan önce de durum açıkçası pek farklı değildi. Sarp sınırını vizesiz ve çilesiz geçip Gürcistan’a girdikten sonra Gürcülerin denizle kaynaşmış olması ilk dikkatimizi çeken unsur oldu. Sınırın hemen yanı başında cıvıl cıvıl bir plaj bulunuyor. Batum’un içi de beach club’ları ile güney plajlarımızı aratmıyor. Batum, kumarhaneleriyle özellikle Karadenizli vatandaşlarımız için çoktan bir cazibe merkezi olmuş. Bir Türk’ün yapıp işlettiği Sheraton Otel’in yanı sıra birçok yeni ve güzel bina dikkat çekiyor. 7 yıl evvel 32 yaşında başbakan olmuş genç ve karizmatik Acara Başbakanı Levan Varshalomidze’nin bu hızlı modernleşme sürecindeki payı büyük. Biz politikayı anca eş dost sohbetlerine meze ederken bu delikanlı genç yaşta Acara eyaletinin başbakanı olmuş, ülkeyle anılan rüşvetin belini kırmış, tertemiz bir şehir kurmuş, çalışmaya devam ediyor. Ellerine sağlık…
Yalnızca Batum’da değil, Gürcistan’ın tümünde bir yeniden yapılanma söz konusu diyebiliriz. Tiflis adeta dev bir şantiye, bu haliyle 90’ların Macaristan’ını, Çek Cumhuriyeti’ni andırıyor. Yalnızca köhne Sovyet binalarını yenilemekle kalmamışlar; kendine has özellikler taşıyan heykel, köprü ve binalarla, ustalıkla planlanmış gece aydınlatmalarıyla şehirlerine turistik değer eklemesini gayet iyi bilmişler. Hepsi yeni yapılan Batum’daki Aşk Heykeli, Tiflis’teki Saat Kulesi ve Barış Köprüsü bu yeni turistik öğelerden yalnızca birkaçı…
Gürcüler inanılmaz derecede dinlerine bağlı bir halk. Özellikle Tiflis’te herhangi bir noktada kafanızı kaldırdığınızda ortalama üç kilise görebiliyorsunuz. Bir kilise gördükleri anda genci yaşlısı üç defadan olmak üzere istavrozlarından taviz vermiyorlar. Kilisesi bol bir alanda yolculuk yaparsanız, dakika başı istavrozlarla araç eşrafının elleri havadan inmiyor, etrafı ulvi bir hava kaplıyor. Bu yoğun dindarlık yarışında kara elbiseli yaşlı teyzeler önde gidiyor, gördüğüm kadarıyla…
Gezmek, gözlemlemek, fotoğraf çekmek derken acıkan karınlara derman olan birçok yemek var Gürcistan’da. Lakin genelde hamur bazlı olan yemekler bünyeyi şişirecek cinsten. Her sofranın vazgeçilmezi olan başyemek hinkaliyi büyücek mantı olarak tanımlayabiliriz. Bunun yanı sıra Karadeniz pidesine benzer kaçapuri de yenilesi yemeklerden sayılabilir. Bizim pek alışık olmadığımız ve kuvvetli bir tada sahip kişnişi her ete ve salataya eklemeleri biraz rahatsızlık verebiliyor. Yemekler güzel hoş, lakin bizi asıl kalbimizden vuran Natakhtari limonatası (aslen gazoz ama limonata demeyi uygun görmüşler) oldu. Limonatanın da kalp vuranı olur mu demeyin, gerçekten inanılmaz bir lezzet. Limonlusundan başka bu limonatanın şeftalilisi, armutlusu, Allah sizi inandırsın tarhunlusu bile harika! Olsa da içsek… Ancak her şeyden önce İngilizce de içeren bir menü bulmanız lazım. Nitekim Gürcü alfabesi deli işi garip bir alfabe. Arap ve Kiril alfabesini mumla ararsınız. Anlamanın, hatta tahminde bulunmanın kısa vadede imkânı yok. Onlar bu eski alfabeleriyle övünekoysun, siz iyisi mi düzgün bir rehber kitap ya da Gürcüce bilen birini bulun yoksa zor anlar sizleri bekler.
Rusya sınırında, Beşiktaş’ın eleme turunda geçtiği Vladikavkaz’ın dibinde bulunan ve Kazbeg dağının eteğindeki bir tepeye kurulmuş Tsminda Sameba Kilisesi’ne ev sahipliği yapan Kazbegi bir sonraki durağımızdı. Sessizlik içindeki bu şipşirin Kafkas köyünden tepedeki mistik kiliseye ulaşmak için muhteşem manzaralar eşliğinde 1,5 saat tırmanmak gerekiyor. Gezimizin en pastoral anlarının yaşandığı Kazbegi’nden sonra merakla beklediğimiz Ermenistan’a doğru yola çıktık. Düzgün sayılabilecek Gürcü yollarını arşınladıktan sonra Gürcü-Ermeni sınırına vardık. Gayet akıcı şekilde Türkçe konuşan, Ardahan’ın Karadeniz’in Bursa’sı olduğunu Türkçe olarak ifade eden (!) Gürcü polisini geçtikten sonra kendi aralarında Farsça konuşan İranlı ailenin Ermeni sınır polisiyle yine Türkçe olarak “arabada kaç nefer olduğunu” tartışmaları gözlerimizi yaşarttı. “Abi, vize parası vereceksin” diyen Ermeni polise vize parasını “Hay hay” deyip takdim ettikten sonra mola yerinde Ermeni şoförün “Efendi, yemek yiyecek misin?” demesiyle kendimizi adeta Türkçe Olimpiyatları’nda hissettik, kısa süreliğine olsa da İngilizlerin hep yaşadığı o tatlı “benim dilimi gevelemeye çalışıyor keratalar” ukalalığını yüreğimizde hissettik. Dolayısıyla “acaba sınırda ve yolda Türk olduğumuzu öğrendiklerinde sıkıntı yaşar mıyız” diye düşünmemizin abesle iştigal olduğunu görmüş olduk. İran gezimden sonra yine yabancı ülkede kendi dilinde konuşabilmek ne güzel bir şeymiş…
Soykırım konusunun Ağrı/Ararat’ın öte yanından nasıl algılandığını gözlemlemek adına gittiğimiz Ermenistan’da açıkçası “Türk” kelimesinin çok da popüler bir kelime olmayacağını varsaymıştık. Tarihte ilgimiz alakamız olmayan İskandinavya’dan bile birçok densizin “Türk’üm” deyince suratını asıp küstüğü vakiyken malum sebeplerden ötürü Ermenistan’da bir sevgi gösterisi beklemiyorduk. Eski, dar Ermeni karayolundan giderken yanımızdan vızır vızır geçen Türkiye’nin dört bir yanından hatta İzmir’den kalkıp gelmiş Türk tırları aslında durumun çok da vahim olmadığının ilk göstergeleriydi.
Başkent haricindeki yerler az gelişmiş olsa ve bizim Doğu Anadolu’yu andırsa da Erivan onların Ararat dedikleri Ağrı Dağı’nın doğu tarafında kurulmuş, inanılmaz düzgün bir şehir planlamasına sahip güzel ve modern bir kent. Nerede okuduğumu anımsamıyorum, bir Ermenistanlı “Ararat’ın bizim için değerinin ne olduğunu bilseniz, siz kendi ellerinizle taşıyıp buraya getirirsiniz” diyordu. Gerçekten şehrin neredeyse her yerini domine eden ulu bir görüntüsü var Ağrı’nın burada. Doğubeyazıt tarafından da görmüştüm, lakin kesinlikle bu denli etkileyici değildi. Tarihi bağları da ekleyince neredeyse herhangi iki üründen birinin neden adının Ararat olduğunu anlamak güç olmuyor.
İtalyanları, İspanyolları, hatta Yunanları unutun. Dünya’da Türklere bu kadar benzeyen başka bir halk bulmak mümkün değil. Gürcüler genelde Şota Arveladze tarzı biraz değişik bir tipe sahip olsalar da Ermenilerin kadınını da erkeğini de bizden ayırt etmek mümkün değil. Her biri Hamza Dayı, her biri Ayşe Teyze. Genç kuşak inanılmaz bakımlı. Özellikle kızların her biri Erivan sokaklarında defileye çıkmış gibi. ABD’deki akranları Kim Kardashian gibi acayip sevimliler ve çok şekerler. Anadolu’nun o sıcak terbiyesini aldıkları her hallerinden belli. (Sevimlilik, şekerlik ve sıcak terbiye konusu için bkz: Adnan Oktar Hoca’nın Kim Kardashian’ın sedef hastalığına yakalanması konusunda yaptığı dini açıklamalar)
Yüzyıllarca beraber süren ortak yaşam, kültürleri adeta eşitlemiş. Yemek isimlerinin çoğu aynı: Basturma, biber, dolma, kedayif, hashlama, kyufta, lahmajoon, nar, patlijan, sujukh, vb. Kişniş derdi burada da sürüyor. Aynı şekilde kendine has anlaşılmaz alfabe derdi de... (*)
Erivan’da Tiflis’te olduğu kadar çok kilise olmayınca merakla beklediğimiz Soykırım Müzesi’ne yollandık. Girişte iç burkucu bir ağıt ve envai ülke liderinin soykırımı kabul ettiğini sembolize eden çam fideleri karşılıyor sizi. Müzenin içinde Ermenilerin internette de yayınladıkları ispat amaçlı fotoğraflardan farklı pek bir şey göremedik. Girişte Batı Ermenistan dedikleri Doğu Anadolu’da 1915 öncesi kaç Ermeni yaşadığı detaylarıyla belirtiliyor. Van, Muş, Bitlis’te nüfusun neredeyse tamamı Ermeni imiş. Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Maraş, Adana, Malatya, Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’da da ciddi Ermeni nüfusu varmış. (Erivan’da Malatya ve Nork Maraş isimli semtlerle eski memleketlerini burada yaşatmayı düşünmüşler.) Yunanlar ve Bulgarlardan sonra bir de Ermenilerin bağımsızlık ilan edip iyice küçülen Osmanlı topraklarında yeni bir bağımsız ülke kurması istenmiyor ve 24 Nisan 1915’de Enver, Talat ve Cemal Paşa tarafından alınan bir kararla Ermeni halkının sürülmesine (tehcir) karar veriliyor. Sonrasında bilindiği üzere o yaz birçok Ermeni yollarda ölüyor. Buraya kadar her şey net. Tartışma da burada başlıyor. Osmanlı Devleti toplu katliam ve soykırım emri verdi mi yoksa Ermeni halkı başıboş çeteler tarafından mı öldürüldü? Müzede savaş öncesi 2.000.000 olan Osmanlı toprağı içindeki Ermeni nüfusunun 1.600.000’inin öldürüldüğü ya da tehcir edildiği yazılıyor. Gördüğüm kadarıyla bu muamma internetteki kaynaklarda da sürdürülüyor. Ne kadarının öldürüldüğü, ne kadarının sürüldüğü pek net değil. Müzenin sonunda Diyarbakır, Van gibi illerden getirilmiş topraklarla ziyaret tamamlanıyor.
Ermenistan halkının, özellikle gençlerin Türklere karşı çok büyük bir öfkesi yok. Zaten burada yerleşik Ermenistan halkı tehcire maruz kalmadığı için 1915 ile çok büyük dertleri de yok. Ancak, bu topraklardan çıkıp giden ve o günleri unutmayan diasporanın kini bitmek bilmiyor. Lakin Türkiye sınırı kapalı olduğu için yanı başındaki bu fırsatı değerlendiremeyen Ermeni halkı soykırımın filanca ülke meclisi tarafından da onaylanmasından çok ekonomik durumlarının iyileştirilmesine odaklanmış durumda. ABD’de, Fransa’da bolluk içinde yaşarken bu konuda bir nevi önlerine taş koyan diasporaya olumlu bakmayanların sayısı bir hayli fazla. Araları 85 km olan Kars ve Gümrü arasındaki Akyaka sınır kapısının açılmasını heyecanla bekliyorlar. Erivan Camisi’nde bize yardımcı olan Ermeni teyze şunları söyledi bize: “Evet, geçmişte öyle ya da böyle istenmeyen şeyler yaşandı. Ancak, artık geleceği düşünmeliyiz ve geçmişi unutmalıyız.” Bizde de olduğu gibi negatif düşünceyi sürdürme ısrarında olanlar elbette ki vardır. Ancak, 2 günlük kısa gezimizde bu tip ters tepkiyle hiç karşılaşmadık. Türk olduğumuzu söyleyince yüzünde güller açan, bizi evlerine arabalarına davet eden insanların olması Ermenistan tarafında dostluğun gitgide güçleneceği yönünde bizlere umut verdi.
Güçlü ülkenin daha çok fetheden ve öldüren anlamına geldiği, hemen her savaşta sivillerin de öldüğü, savaşlar üzerine inşa edilmiş insanlık tarihinde salt masum ya da salt kötü bulmanın imkanı olmadığına inananlardanım. Hangi olay daha trajik? Sözde veya özde Ermeni soykırımı mı, ASALA’nın masum Türk diplomatlarını öldürmesi mi yoksa Hocalı’da birçok Azeri Türk’ünün Ermenilerce katledilmesi mi? Yahudi soykırımı mı, Filistin’de yıllardır bitmeyen İsrail zulmü mü? Japonların Mançurya ve Nanking’de milyonlarca Çinliyi öldürmesi mi, Hiroşima’da tek seferde binlerce sivili öldüren, kanser eden ABD yapımı atom bombası mı? Dresden’de 2 günde 200.000 çoluk çocuk Alman’ın İngiliz yangın bombalarıyla kavrulması mı? Ölen sivillerin hangisi savaşa, hangisi katliama, hangisi soykırıma kurban gitti? Aslolan sonundaki ölüm ise, var mı birbirlerinden farkı? Konu masum veya kötü olup olmama hadisesi değil. Tarihin temel taşı olan savaşta daha güçlü ve fazla ya da daha zayıf ve az olma hadisesinden başka bir şey değil.
Tiflis’e dönerken Ermenistan’ın Lori bölgesindeki tarihi kiliseleri ziyaret ettik. Gürcistan’ın ikinci etabında Stalin’in memleketi Gori ve yol üzerindeki Mstheka ziyaretlerimizle gezimiz sonlandı.
Hassas 1915 konusunda soykırım müzesinde karşılaştığımız Türkiye Ermeni’si amcanın dediği: “Siz neye inanmak istiyorsanız, yine ona inanın.” Lakin gerek birkaç yıla kadar yeni bir Budapeşte, Prag destinasyonuna döneceğine inandığım Gürcistan’ı, gerekse madalyonun diğer tarafını da görmek adına Ermenistan’ı gezi planlarınıza şimdiden ekleyin.

SÜRE: 8 gün
MASRAF: 1200 TL/kişi

FOTOĞRAFLAR:

4 Temmuz 2011 Pazartesi

İran'dan korkmak

Gezi Tarihi : Haziran 2011

Dünya turuna başlarken, özellikle yakın bölgeleri güzergaha katmamış, nasıl olsa bir punduna getirir, kısa süreliğine de olsa gitmeyi başarırım diye sonraya ertelemiştim. İran’ı da ziyadesiyle görmek istememe rağmen bu sebeple henüz gitmek nasip olmamıştı.
Malum, yine gidişim pek takdir görmedi. “Başka gidecek yer mi bulamadın” nidaları arasında plan programa koyuldum. İşsel sebeplerle yapılan ertelemelerden ötürü bu gezi de sıcağın göbeğine kaldı. Sıcağın tavan yaptığı öğle saatlerinde bütün halkın yaptığı gibi öğle uykusuna yatmak ya da klimalı otobüslerle bir sonraki şehre gitmek sıcak belasını az da olsa bertaraf etmeye etkili oldu.
İran halkını Arap halkıyla karıştırmak, Türk ile Arap’ı karıştırmak kadar hatalı olur. Bir kere dilin Arapça’yla hiç ilgisi yok. Tınısı genizden gelen Arapça’dan çok Türkçe’ye daha yakın. Devrim sonrası çoğunlukla Kanada ve ABD’nin Los Angeles kentine kaçan İran diasporasının İran’a ithal ettiği pop müzik kültüründen hoş bir örnekle Farsça neye benzer, dinleyelim. Yazımızı okurken o arkadan tıngırdasın. (Mehrnoosh - Kam Miyaaramet)



Fars (Pers) soyundan gelen İranlıları onurlu, haysiyetli, başı dik insanlar olarak tanımlamak mümkün. Dünyanın en üçkağıtçı grubu olan taksicileri bile en az düzeyde üçkağıtçı diyeyim, gerisini siz anlayın. Nitekim tarihe baktığımızda sömürgeleşmemiş Müslüman ülke sanıyorum bir onlar bir de biz varız. Buradan bakıldığında size tembel, iş bilmez görüntü veriyorlarsa, düşüncelerinizi bir an önce gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Niye mi? Biz Rusya’dan eski teknoloji nükleer santral alsak mı, enerji anlamında ayağımıza bir pranga daha vursak mı diyeduralım, İranlılar Natanz’da kendi nükleer reaktörlerini kurmuşlar, uranyumlarını zenginleştiriyorlar. Biz “ah o Devrim arabalarının benzinini koymayı unutmasaydılar da kendi arabamızı üretseydik şimdi” diye dövünekoyalım, İranlılar Khodro ve Saipa gibi dev otomotiv şirketleri ile yıllardır kendi arabalarını üretiyorlar. Ticari ve teknik kabiliyetleriyle ilgili örnekler çoğaltılabilir.
Gelelim şeriat konusuna. İslami kurallar ülkenin doğal yaşam şekli olarak dayatılsa da halkın en fazla %20-30’u bunu tam anlamıyla istiyor. %70’i ise mevcut yasakçı rejimden hiç de memnun değil. Muhafazakarlığı ile ünlü Kum, Meşhed gibi yerler haricinde kara çarşaf oranı bile gayet düşük. Özellikle Tahran’da kadınların çoğu saçlarının minimal bir alanını örterek kuralı sözde yerine getirmiş oluyorlar. Zaten böylelikle saçını zorunluluk olmasa kapatmayacak olanları da anlamış oluyoruz. Kapalı kapılar ardında vur patlasın, çal oynasın bir hayat almış başını gitmiş. Dubai ve Irak üzerinden getirilen alkollü içkiler kolaylıkla bulunabiliyor. İçmeyen yok desem yeridir. Favori içkiler viski ve votka. Kızların görünen bir oram var deyip yüzlerine boca ettikleri makyajı ve üstündeki örtüyü az sonra fırlatıp atacakmış gibi görünen garip saç modellerini ayrıca irdelemek lazım. Görünen o ki %30’luk şeriatsever kesim, baskıcı Rıza Pehlevi rejiminden bunalmış halkı 1979’da arkasına takıp bir devrim yapabilmiş ve şimdiye dek bunu sürdürmeyi başarmış olsa da insanlar artık bu yeni baskıcı rejimden de çoktan bunalmış. %70’in demokratik bir rejim getirmesi beklenenden daha kısa süreceğe benziyor.
Güzergahım şöyle idi: Şiraz-Yezd-İsfahan-Kaşan-Tahran-Masuleh-Erdebil-Tebriz. THY’nin milleri ile yaptığım bir diğer yolculuk oldu.
Şiraz şairleri, bağ bahçeleri ile ünlü bir şehir. Kurak topraklar içinde adeta bir vaha gibi. Kırmızı şarapların üzerinde rastladığımız “Syrah” ibaresi Şiraz’ın ta kendisinden alıyor ismini. İslam devrimi sırasında ca’nım bağlar maalesef sökülüp atılmış.
Yezd gezide beni en çok etkileyen şehir oldu. Çölün ortasında kerpiçten yapılmış evler, camiler, ve bu şehri domine eden rüzgar kuleleri inanılmaz bir görüntü sunuyor. Sıcaklık 45 dereceyi bulsa da hava genelde nemsiz olduğu için nispeten terlemeden ve bunalmadan gezmek mümkün oluyor. Ama yine de saç kurutma makinesini burnunuza dayamışçasına nefes alma hissiyatı yaratan bu anormal sıcak halkı çeşitli önlemler almaya itmiş. Bir makine mühendisi olarak yüzyıllar öncesi yapılmış baghir ve ganat denilen termodinamik harikalara hayran olmamak, şapka çıkartmamak mümkün değil. Baghir denilen rüzgar kuleleriyle evin içinde efil efil rüzgar esmesi sağlanmış. Ganat ise çölde su depolamak için geliştirilen bir sistem. Yer seviyesinden aşağıya metro girişi benzeri derin merdivenlerle dibe inilip suya ulaşılıyor. Yezd’in bir başka özelliği de dünyada bir avuç kalmış Zerdüştçülerin merkezi olması. 1979’den önce ölülerini yırtıcı kuşların parçalaması için bıraktıkları Sessizlik Kuleleri görülmeye değer.
İsfahan, Nakşı Cihan adlı devasa meydanı ile insanı etkiliyor. Fırsat bulduğu anda her an her saniye bir piknik patlatan İran halkının akşam saatlerinde bu meydana doluşmasına doğal olarak şaşırmamak lazım. Piknikçi halk ile falude denen tel şehriyeye benzeri kıtır tatlıyı ya da dizi adlı tokmakla ezilerek yenen türlüyü tadabilirsiniz.
18 milyon nüfusuyla dev megapol Tahran, Şirince benzeri şipşirin köy Masuleh’ten sonra İran’ın Azeri bölgesine vardım. İran nüfusunun %25’ini Azeri Türkleri oluşturuyor. Benim Türkçe’m onlara, onlarınki bana komik gelse de başka ülkede kendi dilinde konuşup anlaşmak da pek güzel oluyormuş hani. Dil ortak paydasında buluştuğumuzdan mıdır bilinmez, Azeriler bana yardımsever Farslılardan bile daha sıcak davrandı. 2. Dünya Savaşı’nda birbirini kaybedip 60 yıl sonra buluşup kucaklaşan iki kardeş gibiydik adeta. Taksi parasını kabul etmeyip “gonuğum ol” diyen, İbrahim Tatlıses’in sağlık durumunu soran, Ebru Gündeş’e selam söyleyen, geçtim Fatmagül’ü “Adını Feriha Koydum”u kaçırmayan, iki sohbet sonrası derhal evine davet eden bu konuksever halk kendimi adeta vatanımda hissettirdi. Yazının başında bahsettiğim “ne işin var İran’da?” yaklaşımındaki - Türksevmez ülkelerin konsolosluklarında elinde kiloyla evrak, vize bekleyen arkadaşlara cevabım olsun. Erdebil’de yarı ayin, yarı spor sayılabilecek bir hareket silsilesine sahiplik eden zurhaneye konuk oldum. Zurhanede genç, yaşlı karışık grup, bir davulcu eşliğinde büyük labutlar çevirerek, kendi eksenleri etrafında dönerek kah eğilip kah kalkarak bir taraftan spor yapıyor bir taraftan da Şii ilahilerine eşlik ediyor. Kafada oturmadıysa şöyle bir şey:



Tebriz ile geziyi sonlandırdım.
Fesle deveyle yaşadığımızı sanan Avrupalıya kızarken bizim de benzerini İran için yaptığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Oraya gidince eminim ki çoğumuzun fikirleri değişecektir. Rejim gerçekten sıkıntı verici olsa da doğanın, kültürün ve konukseverliğin sizi etkilememesi mümkün değil. Özetle: İran gibi olmaktan korkalım, ama İran’dan korkmayalım…

SÜRE: 7 gün
MASRAF: 890 TL/kişi
330 TL (Uçuş Vergisi + 45.000 mil) + 220 TL (Konaklama) + 70 TL (Şehirlerarası yolculuk) + 120 TL (Taksiler) + 120 TL (Yemek) + 30 TL (Müze Girişler)

FOTOĞRAFLAR:

3 Temmuz 2011 Pazar

Medeniyet: Paris

Gezi Tarihi: Şubat 2011

Bilimum 3. dünya ülkesinde kelle koltuk yaptığımız yolculuklar sonrasında değerli eşim Esra ile artık bir muasır medeniyete ziyaret vaktinin gelip çattığına karar verdik. İzmir'den Paris'e direkt uçuş olmamasından dolayı SunExpress'in gayet hesaplı olan İzmir-Amsterdam uçuşuyla Hollanda'ya, oradan da Thalys hızlı treniyle Fransa'ya geçtik. (Geçmek istemiştik, ama biraz zor oldu da diyebiliriz. Bkz. Notlar - Son madde) Fransa'ya ve özellikle Paris'e bol miktarda turistik amaçlı gezi yapıldığını bildiğim için bu yazımı uzun tutmuyor, sizleri önce kısa birkaç not ve sonrasında çektiğim fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.

- Binalar gerçekten muazzam. Şehirdeki en yeni bina bile yaklaşık 100 yıllık. En ücra mahalledeki alelade apartman dahi restore edilmiş ve adeta herbiri sanat eseri. Belki İtalyan şehirleri için de benzer şeyler söylenebilir ama dünyada dokusu bu kadar kuvvetli başka bir şehir yok. Keşke bizim de böyle 100 yıl önceki halini koruyan şehirlerimiz olsaydı...
- İnsanlar, özellikle de kadınlar ciddi bir estetik kaygı içerisinde. Herkes zengin/fakir, yaşlı/genç ayırmaksızın üstüne başına inanılmaz özen gösteriyor, adeta bir şıklık yarışı yaşanıyor. Dünyanın moda ve kozmetik merkezinin Paris olmasına şaşırmamalı.
- Bütün dünyada İngilizce almış başını gitmişken hala Fransızcanın bir numara olduğunu düşünüp İngilizce'yi yok saymaları fazlasıyla can sıkıcı. Koca Louvre Müzesi'nde bile açıklamalar yalnızca Fransızca yapılır mı !?
- Ben de "Adamlar 1800'lerde bizim topraklarımızdaki hazinelerimizi almış götürmüş, şimdi de utanmadan müzelerinde sergiliyor" diye hayıflananlardandım ama Louvre'daki özenli korumayı gördükten sonra sanıyorum fikrim değişmeye başladı. Misal, özenle Semadirek Adası'ndan getirilen Kanatlı Zafer Heykeli 2. Dünya Savaşı'nda başına bir hal gelmesin diye 250 km ötede bir şatoda saklanmış. Sene 2011'de "Yok arkeolojik şey, yok çömlek çıktı, yok şu çıktı, yok bu çıktı ile önümüze engeller koydular." söyleminde bulunabilen bir başbakana sahip bir ülkenin evlatları bu özende ne denli başarılı oldular ve olabilirlerdi - tamamen şüpheliyim.
- Louvre Müzesi 3 kanatta ve 4 katta kurulu her biri kendi başına önemli müze olabilecek 11 bölümden oluşuyor. Hepsini sindire sindire gezmek için tahmini 3-4 gün gerekir. En önemli yapıtı diye gösterilen Mona Lisa ise bir hayal kırıklığı. Onlarca insanı ite kaka resme 4 metre kadar anca yaklaşılıyor. Sonra 3 kat camın arkasında minicik Mona Lisa'yı gör görebilirsen. Kendinizi daha nice Caravaggio, Delacroix ve antik Mısır eserlerine hazırlayınız.
- Özellikle 18. ve 19. yüzyıl resimlerinde ressamlar kadınları -nedendir bilinmez- bir türlü giyinik tutmayı becerememişler. Tüm resimlerde bir nü havası esiyor.
- Eiffel Kulesi'ni seven de var sevmeyen de var. Ben güzel bulanlardanım. Ancak, Eiffel'e çıkmak çok anlamlı değil. Uzun süre kuyrukta beklemek durumunda kalabilir, tepede de hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. İlla şehri tepeden görmek isteyenler Sacre Coeur, o da kesmedi Tour Montparnasse'i tercih edebilirler.
- Batı tarzı binaların her daim dışının içinden daha güzel ve alımlı olduğuna kanaat getirmişimdir. Özellikle kiliselerin içi hep birbirine benzer, içerisi için fazla zaman harcamamak gezenin yararınadır. Ancak Paris Opera binası için aynısını söyleyemeyeceğim. Bu binanın içi inanılmaz etkileyici, kaçırılmaması tavsiye olunur.
- Bilinen noktaların yanısıra, daha az bilinen şu yerleri de kaçırmamanızı tavsiye ederim: St Germain, Marais, Latin Quarter, La Defense Bölgeleri & Cimetiere Du Pere Lachaise Mezarlığı, Catacombes. Yemek için de Leon de Bruxelle zincirini atlamayınız...
- Yıllardır süregelen "Acaba A ülkesinden aldığım Schengen vizesiyle ilk seferde B ülkesine girebilir miyim? Problem çıkar mı?" polemiğine birinci ağızdan cevap veriyorum. Sözkonusu ülke Hollanda ise, "Evet". Esra'nın aldığı İtalyan vizesi ile Hollanda'ya uçmak istedik, ancak Sun Express bu uçuşa izin vermedi. Denilene göre Hollanda ve Belçika kendi Schengen'lerinden başka vize kabul etmiyorlarmış. Biz de bunu sorun etmeyen Almanya'nın Frankfurt kentine uçup geziye oradan başlamak zorunda kaldık. Hollanda ve Belçika'ya gideceklerin dikkatine !

FOTOĞRAFLAR:

Tanzanya Canavarı

Gezi Tarihi: Kasım 2010

“Neee Tanzanya mı?”
"Ne işin var Tanzanya'da?"
"Haa şu Avustralya'nın altında olan ada değil mi?" (Bkz. Tazmanya)
"Ooo Tanzanya Canavarı'nı da görürsün sen şimdi" (Bkz. Tazmanya)

Türünden söylemler sarf etmişti eş dost bu yolculuğa çıkmadan önce. Tanzanya'nın yurdumuzda bilinirliği malumunuz az. Nitekim Fas'dan gayrı Afrika görmüşlüğüm olmamasından mütevellit benim için de ülke bir soru işareti idi. THY’nin yazın başlayan seferlerini fırsat bilip üçüncü dünya ülkesinden üçüncü dünya ülkesine sürüklediğim sevgili eşim Esra ile yola koyulduk.

Hindistan ve Arap ülkelerindeki satıcı/esnaf yapışkanlığı, zevzekliği ve rahatsız ediciliği sonrasında Tanzanya ahalisinden de benzer negatif hareketler bekliyordum. Ne denli de yanılmışım... Belki de onlardan daha fakir olmalarına rağmen Tanzanya halkı inanılmaz derecede efendi ve dürüst. Sohbetleri ve ısrarları kararında, asla bezdirmiyorlar. Çeşitli etnik gruplar mevcut olsa da Avrupalıların terkinden sonra iç savaş görmemiş birkaç Afrika ülkesinden biri Tanzanya. Ülkenin Atatürk'ü Nyerere'nin (Bkz. Julius Kambarage Nyerere) diğer Afrika ülkelerinden farklı olarak yüzyıllarca onları sömüren ülkenin dilini değil de kendi öz dilleri olan Swahili'yi resmi dil yapması halkın çatışmadan dostane bir şekilde yaşamasında büyük rol oynamış. Sıcak iklim insanının fakir ama mutlu olma kuralı burada da geçerli. AIDS denen illet sebebiyle ortalama ömür 50 yıl olunca şu fani dünyayı takmamayı ziyadesiyle öğrenmişler. (Halkın %8’i AIDS’li !) Lion King filminin ünlü ettiği Swahili dilinde “dert etme, salla Allah aşkına” manasındaki Hakuna Matata lafı da bu vesileyle dillere pelesenk oluyor.

Ülkede Türkiye'nin bilinirliği ise oldukça yüksek. Kimle konuşsak Feza Koleji'ni (Bkz. okyanus ötesi) biliyor. Biz "Neeee Tanzanya mı?" diyekoyalım başkent Darüsselam'da 3, Zanzibar'da 1 tane olmak üzere 4 adet Feza Koleji yıllar önce açılmış. Okullara büyük bir saygı gösteriyorlar. Hatta cumhurbaşkanının ve başbakanın çocukları bu kolejlerde okuyormuş. Bu kanal üzerinden yaklaşan işadamlarımız da çoktan ticarete girişmiş. Son gün havaalanında gördüğümüz her halinden bu kanalı kullandığı belli bir kardeşimiz Tanzanyalı bir zat ile harıl harıl iş konuşuyordu.

Geziye 2 günlük kısa bir safari ile başladık. Popüler safari destinasyonları kuzeydeki Kilimanjaro Dağı yakınlarındaki Serengeti Milli Parkı ve Ngorongoro Krateri olsa da zaman kısıtı sebebiyle biz Darüsselam yakınlarındaki Mikumi Milli Parkı'nı tercih ettik. Serengeti’yi bilmiyorum – mukayese edemem – ama Mikumi bize fazlasıyla yetti. Yaşanan başlıca olayları şöyle özetlemek mümkün: Gecenin bir yarısı hallice bir çadırdan ibaret odamızda uyurken takribi 20–30 m öteden gelen ve bilinmeyen bir vahşi hayvan höykürmesi ile uyanma, bu olayı henüz sindirememişken odanın içinden geldiğini düşündüğümüz bir çatırtının yarattığı yürek çarpıntısı, sonrasında yavru bir filin hemen yanı başımızdaki dalları yediğini anlayarak bir nebze olsun rahatlama, - gündüzünde ise - henüz az önce kalçasından iki parça alınarak öldürülmüş bir buffalo, başında nefes nefese bekleyen olayın müsebbibi aslanlar, bir ağaç gölgesine sığınmış yan yana duran 23 tane zürafa, caddede karşıdan karşıya geçen maymunlar, zıpzıp gezen impala türü geyikler, filler, akbabalar, vb… Mikumi, Serengeti kadar popüler bir safari noktası olmadığı için bu canlı National Geographic Wild deneyimini daha tenha bir turist öbeği ile gezmek ise büyük bir avantaj...

Birçok turist safari kısmını pas geçerek ülkenin asıl turist rotası olan Zanzibar Adası’na yollanıyor. Safari her ne kadar unutulmaz bir deneyim olsa da Zanzibar’a gitmek için sabırsızlananlara hak vermemek elde değil. Rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatımda gördüğüm en güzel, en beyaz plajlar ve en mavi, en yeşil deniz burada. Özellikle adanın kuzeyindeki Kendwa ve Nungwi kumsalları ömre bedel. Aynı zamanda, adanın ana kenti olan Stone Town’un Arap izleri taşıyan güzel kapılı sokaklarında dolaşmak, baharat bahçelerinde gezinmek, bu baharatlarla misler gibi pişirilmiş çeşit çeşit deniz mahsulünü tatmak, birbirinden güzel tropik balıkların cirit attığı resiflerde dalmak ve havyan irisi sürüngenlerden köşe bucak kaçmak adada yapılası diğer aktiviteler…

THY’nın uçuşları ile Tanzanya bizlere artık daha yakın. Gün geçmiyor ki basın yayın organlarında yeni bir Tanzanya haberi görmeyelim. Uçaktaki Türk turist yoğunluğundan ve kaldığımız plajda bile bizden başka 2 Türk aile olmasından dolayı bilinirlik konusunun hızla ilerlediğini söylemek mümkün. Tanzanya’da ne işimiz olduğunu ifade ettiğimizi ümit ederken sözlerime Kenya kaynaklı olsa da Tanzanya’da da adımbaşı söylenegelen Jambo Bwana adlı şarkı ve derin manalar içeren çevirisi ile son veriyorum.


Jambo - Merhaba
Jambo, Jambo Bwana - Hoş geldiniz, hoş geldiniz, beyefendi
Habari gani - Nasılsınız
Mzuri sana - Çok iyisiniz
Wageni, mwakaribishwa - Yabancılar buyurunuz
Kenya yetu Hakuna Matata - Bizim Kenya’mızda dert yoktur
Kenya nchi nzuri - Kenya güzel bir ülkedir
Hakuna Matata. - Dert yok
Nchi ya maajabu - Harika bir ülke
Hakuna Matata - Dert yok
Nchi yenye amani - Barış dolu bir ülke
Hakuna Matata x 3 - Dert yok
Hakuna Matata - Dert yok
Hakuna Matata - Dert yok
Watu wote - Haydi herkes
Hakuna Matata - Dert yok
Wakaribishwa - Buyrun
Hakuna Matata - Dert yok
Hakuna Matata - Dert yok
Hakuna Matata. - Dert yok
Mpaka mwisho - Sonsuza dek

FOTOĞRAFLAR: